“Ailem sokakta oynamama izin vermiyor.”

“Parklarda hep aynı şeyler var, kaydırak, salıncak…”,

“Ağaca tırmanmak sağlığım için iyi ama tehlikeliymiş!” Çocukların bu söylemleri üzerine, Richard Louv’un “Doğa Yoksunluğu Sendromu” ifadesini “Sokak Yoksunluğu Sendromu” olarak bir süre kullanalım. Çocukların sokakla bağlantısı kesiliyor, deneyimleri planlanmış zamanlar içerisinde ve zaman geçtikçe daha da fakirleşiyor. Doğayı, sokağı, asfalt ve betonla ehlileştirmeye çalışan bir mimari, aslında yok ediyor. Sokaklar çocuklarındı ve artık çocuklar sokaklarda yürüyemiyor, oyun oynayamıyor. 2013 yılında altı yaşında bir grup çocukla yapılan araştırma sonuçları, çocukların %91.02’sinin açık alanda oyun oynamayı tercih ettiğini ve çocukların sokağa tekrar erişimin sağlanmasının önemini ortaya koyuyor.


Sokağın Çocuklara Sunduklarından Kim Vazgeçti?

Dış mekandan yoksun, kapalı alanlarda oyun oynamanın çocukların zihinsel, fiziksel ve sosyal gelişimlerini olumsuz yönde etkilediği yönünde çok sayıda ortak görüş var. Çoğunlukla alışveriş merkezlerinde belirli bir süre başına para ödeyerek oyun oynayan çocuklar, kışın mahallerinde bir dolu eğlence sunan bir oyun alanı olduğu halde tercih etmiyorlar mı?

Keşfedilmeyi bekleyen gizem dolu, aynı zamanda eve yakın, koruyan ve tanıdık bir çevreyi elleriyle itiyorlar mı? Saklambaç, yakantop, dokuz kiremit, seksek oynamak eğlenceli gelmiyor mu? Sevgi, paylaşım, dayanışma, samimiyet, güven, dostluk ve güçlü bir sosyal etkileşime gereksinimleri kalmadı mı?

Ebeveynler Mi?

“Parklar çok kaotik… İç içe geçmiş, karmakarışık bir tasarım yerine, “daha düz” , kolay gözlemleyebileceğim, oturduğum yerden çocuğumu görebileceğim bir tasarım olması gerekir…”

Ebeveynler trafik başta olmak üzere sokaktaki güvenlik sorunlarından dolayı kaygılanıyorlar ve çocuklarına bağımsız hareketliliği sağlayacak bir ortam bulamıyorlar. Trafik güvenliği ve sürdürülebilir güvenli koşullar üzerine çalışan Zomervrucht’e (2005) göre, çocuğun sokaktaki kaldırıma adımıyla başlayan, dükkanlara, oyun alanlarına ve okula yürümesi ile devam eden “Bağımsız Hareketi” çocuğun gelişimini pozitif etkileyen bir haktır.

Çocuğa yeni özgürlükler tanımak istense de ebeveynler sokakları iyi risklerin ötesinde bir yer olarak tanımlıyor ve yapılan düzenlemeleri çocukların sokağa çıkabilmeleri için yeterli görmüyorlar.

Yönetim Birimleri Mi?

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 31. maddesi; “Taraf devletler çocuğun dinlenme, boş zaman değerlendirme, oynama ve yaşına uygun eğlence etkinliklerinde bulunma, kültürel ve sanatsal yaşama serbestçe katılma hakkını tanırlar.” ifadesine yer veriyor (1989). Türkiye’nin de 1995 yılında taraf olduğu bu sözleşme, merkezi ve yerel yönetimlere çocukların haklarını özgürce kullanabilmeleri için gerekli ortam ve düzenlemeleri yapma yükümlüğü getiriyor. I. Türkiye Çocuk Hakları Stratejisi ve Uygulama Planı’nda  (2012-2016) ihtiyaç olduğunda yardım anlayışından, her daim vazgeçilmez haklara vurgu yapan hak temelli bir anlayışa geçilmesi esas alınıyor. Hak temelli bir hizmet anlayışı, ülkemiz yerel yönetimlerinin gündeminde yeterince yer almıyor ve bu nedenle çocukların gereksinimlerine uygun bir kentsel mekan yaratma konusunda yerel yönetim düzenlemeleri yeterli değil.

Çocuklar Kentin Yönetiminden Ne Kadar Haberdar?

Seçimlerde oy vermemeleri, fikirlerinin değişken ve karar vermek için yaşlarının yetersiz görülmesinden dolayı çocuklar istek ve görüşlerini iletebilecekleri kişileri çoğunlukla tanımıyor, kendileriyle ilgili kararlara katılım sağlayamıyor ve katılım hakları olduğunu bilmiyorlar. Çocuk Dostu bir belediye (Child Friendly Municipality), öncelikle çocuklarla tanışarak görev, yetki ve sorumlulukları hakkında bilgi vermelidir. Çocukların katılımlarını sağlamak için Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi’nin “Çocuk Dostu” ilkesine uygun adımlar atmalıdır. Bu anlamda, çocukların yalnızca kendilerine ayrılmış ev, okul, çocuk oyun alanı gibi kontrollü alanlarda değil tüm kentte güvenli bir biçimde hareket edebilecekleri “Çocuk Dostu Kent” (Child Friendly Cities) projeleri geliştirmelidir.